Yaradılış (Öykü)

Ulu Tengri Han Türk’ü yarattı. İçinden Nartı seçti ve ona kut verdi.  Nartlar aralarında karar kıldı ve bir dağın eteklerinde toplandı; orayı yurt bildi. İçlerinden bilge birisi çıktı ve “Nartın sözünü bir, gücünü kaim kılalım” diye salık verdi diğerlerine. Nart bunu sevdi, aralarında konuştu; bir elin parmaklarından iki fazlasını seçti. Onlara boyun buğdu, böylece bu yedisi Nart’a buğ oldu. Bunun üzerine yedi buğ bir araya geldi. Nartın eteklerinde oturduğu dağı da Nartın karar kıldığı yedi sayısını da kutlu bildi.

Nartın bilgeleri konuşmaya devam etti, “Türk boylarını da çağıralım, sesimiz onlara da erişsin gücümüz kaim, sözümüz bir olsun.” Nart bu sözü de beğendi. Yedi buğlarda olurlanınca yedi Türk boyuna, gece vakti çakan yıldırım kadar hızlı atlara binmiş, yedi ulak saldı. Nartların bu ulu haberini Türk boylarına yetiştirdi. Boylar ulakları dinledi, sözlerindeki ululuğu tanıdı. Ulu Tengri Han Nart’a kut vermişti. Türkler bu kutu bildi; yedi yerden bir olup Nartın eteğinde toplandığı dağa geldiler.

Nartın buğları, dağın tepesinde; soğuk bir düzlüğe otağlarını kurmuş, yere sekiz minder atmıştı. Nartlarda minder yalnız otağın sahibine ait olurdu, bu yüzden her otağ yuvarlak olur başköşeye de minder sahipleri otururdu. Ama Nartın Buğları yedisinin bir olduğunu vurgulamak için otağı sekiz köşeli dikti. Yedi minder kendilerine, sekizinci minderi ise halkın adına konuşmaya gelenler için ayırdı. Böylece Buğlar her geleni Nartın temsilcisi ve kendilerinin eşiti bildiğini gösterdi.

Nartın Buğları dağlarında otururken Yedi Türk boyu bir olup dağın eteğine doluşunca buğların çadırına yedi ayrı kazan çıkartıldı. Her biri yedi buğun önüne konuldu, buğlar herkesin duyacağı yüksek bir yere çıktı ve Türk’ün onurunu kendi onurları bileceğine, sekizinci minderde onların da yeri olduğuna yedi kere yemin etti. Türkler bunun üzerine kutlu bildiği Nart’a güvendi ve teker teker dağa tırmanıp buğların önündeki kazana el ayalarından birer damla kan akıttı. Son boyun da yemini tamamlandıktan sonra yedi kazan bir damla dahi alamayacak hale gelinceye kadar doldu. Her boy kanını bir kazana akıtmış, kendini Nartın Buğuna bağlamıştı. Yedinci Kazan da tam olarak dolunca Ulu Tengri Han, Nartın kutunu bildi. Dağı da, yedi sayısını da kutlu bildi. Böylece Nartın kut bildiği kutlanmış oldu.

Gök Hanları otağlarında oturmuş, kendi işlerini kovalarken Ulu Hanın bildiği yeni Kutları hissetti. Gök Hanları yere düşen ilk kar tanesinden bile yaşlıydı. Ve bunca zamandır ilk defa Kutu başkasının bildiğini, ardından Ulu Hanın da bu kutu tanıdığını gördüler. Aralarında toplanıp Nartı ve Türkü sordular birbirlerine. Her birisi kendi işine düştüğünden bu küçük kalabalığı kimse fark etmemişti. Aralarında anlaşıp Ülgen Hana gittiler ve Nartın mahiyetini, Türkün akıbetini sordular. Ülgen Han sözlerini dinledi ve bütün Gök Hanlarını kendi otağına, kurultaya davet etti. Narta en hızlısından haber saldı; buğlarını bu kurultaya göndermelerini istedi.

Ülgen Han, cömert görünüşlü, iyi davranışlı olsa da içten içe haset dolu idi. Kardeşi Erlik Hanla birlikte ilk yaratıldıklarında güçlerinin eşit olmasına dahi dayanamamış, onu tatlı diliyle kandırıp yeraltına göndermişti ki oranın işlerini görsün. O gider gitmez de arkasından onun kötülenmesine ses çıkarmamış, böylece Erlik Han kötülüğün temsilcisi haline gelmişti Gök Hanlarının gözünde. Türkün kutunun kutlanması ise yılların küllendirdiği haset duygusunu tekrar uyandırdı. Ulu Hanın verdiği bu gücü yok etmek için kalbi ateşle tutuştu, kızgın demirlerle dağlandı. Bunun üzerine Türkün arasına fitne yayacak ve onları gözden düşürecek bir oyun kurdu ve en zeki ulağını Türke gönderdi.

Ülgen Hanın ulağı Narta ulaştığı zaman Türkün buğunu Kurultaya davet etti. Buğlar bu çağrıyı onur bildiler, yedisi birden ayaklanıp gitmeye davrandılar. Bunun üzerine ulak onları durdurdu ve yalnızca bir kişinin gelebileceğini söyledi. Ülgen Hanın amacı, buğların bu onur için birbirleriyle kavga etmeleri ve aralarına nifak girmesini sağlamaktı. Nitekim öyle olmadı, buğlar kalktıkları hızla tekrar minderlerine oturdular.

Buğlar bu davetteki kötü niyeti hissetse de Ülgen Hana besledikleri derin saygıdan dolayı ses etmedi. “Yedimizi birden ağırlaması elbet zor olacaktır.” diye konuştu Ağaç Han. Ağaç Han Buğların arasında en çok saygı duyulanlardandı. Büyük dertlerin çözülmesi için küçük ayrıntıların bazen görmezden gelinebileceğine inanırdı. Bu yüzden aralarından Işık Hanın gönderilmesini teklif ederek karışıklığı çıkmadan engellemiş oldu. Zira Işık Han her şeyi görür, her niyeti sezer; kendisini hiç katmadan olduğu gibi anlatırdı. Buğlar ondan bahsederken tertemiz bir ayna gibidir derlerdi. “Olanı gösterir, içine de hiç katmaz.” Bu yüzden Işık Hanı gönderdiler ki onun nezdinde Buğların yedisi birden gidiyor olsun. Geldiğinde de her şeyi olduğu gibi anlatsın ve her Buğ kötü bir etki altında kalmadan konuşulanları anlasın.

Gök Hanlarının toplantısı başlayınca, Işık Hanın konuşulma sırası adetleri anlasın diye sona konuldu. Işık Han ise her buğun konuşulma sırasının gelmesini sessizce izledi. Sonunda sıra ona geldiğinde onunla ilk konuşan Umay Ana oldu. Türkü takdir etti. Atlara, kurtlara, hayvanlarına olan saygıları için onlara teşekkür etti. Umay Anadan sonra bütün Han ve Hatunlar tek tek görüşlerini ve tavsiyelerini iletti. Işık Han bütün bunları dinledi. Sonunda sıra Ülgen Hana gelince Türklere övgü üstüne övgüler yağdırmaya başladı. Işık Han hiçbirisinden etkilenmese de her bir kelimesini hafızasına kaydetti. Ülgen Han sözlerinin sonuna gelince Işık Hana, “Umarım ki bu güzel ırkınız ve yurdunuzu yöneten siz yedi kişiye fitne düşmez; aranız bozulmaz, birbirinizden şüphelenmezsiniz.” diye iyi niyet dileğinde bulundu. Ama Işık Hanın feraseti genişti, Ülgen Hanın niyetindeki kötülüğü görmüştü. Dinlediklerine başını salladı.

 

Gök Hanlarının Kurultayından sonra Işık Han buğlara geri döndü. Buğlardan Yıldız Han çıktı, “Bizlere ne getirdin?” diye sordu. Yıldız Han inandıklarını söylerken hiç sakınmaz, söz almak için beklemezdi. Konuştuğu zaman sorunları tek kalemde çözer, hızlı ve kesin bir adalet dağıtma şeklini takip ederdi. Bunu bilen buğlar bu hızlı çıkışı hoş karşıladı ve gözleriyle aynı soruyu yöneltti. Işık Han buğlara baktı ve “Bir torba gereksiz iltifatla, bir kavanoz zehir getirdim ki size saçayım.” diye cevapladı. Bunun üzerine buğlar gerildi. Her birisi Işık Hanın söz seçmedeki dikkatini iyi bilirdi. O yüzden bu sözün hikmetini düşünürken içlerinden Ateş Han konuşmaya başladı. Ateş Han hileleri anlamakta ve gelecekte çıkan tehlikelere karşı önlem almakta çok iyiydi. Bazen en adil buğun bile çözemeyeceği sorunları tatlı dili ve anlaşmacı tavrıyla sonlandırırdı. “Bize, bizim varlığımızı tehdit edecek bir haber getirdiğin belli Işık Han. Ancak Türk, bizi onlardan önce ateşe atılalım, onlar yanmadan kendimizi yakalım diye seçti. Biz de seni ayna ol diye gönderdik. Zehir ne kadar acı olsa da göreve itaat esastır.” dedi. Bu sözlerdeki amacı gelecekte herhangi bir buğun diğerlerinin huzuru için gerçekleri saklamasının önüne geçmekti.

Işık Han, Ateş Hanın bu sözlerinden sonra, Ülgen Hanın mesajını buğlara aktarmadan önce yönünü kutlu dağa çevirdi ve Buğlardan, ‘minderlerini serdikleri otağa ve Türkü koruma kollama davasına’ sadakat yemini etmelerini istedi. Buğlar yedi kere yemin edinceye kadar yönünü onlara dönmedi. Işık Han yemini aldıktan sonra Ülgen Hanın gönderdiği fitneyi Buğlara saldı. Zehrin kapağı açılmıştı artık, hastalık eninde sonunda yayılacaktı. Fitne adının geçtiği yere eninde sonunda gelir.

Ülgen Han sadece bununla kalmadı. Düşük seviyedeki hizmetçilerini Türkün arasına salarak onların güvenini kazanmalarını sağladı. Bu hizmetkârlar bir süre Türkün ustalığına hayran olmuş gibi tutkuyla izlemeye, sorular sormaya başladı. Türk milleti de saflığıyla bunlara cevaplar verdi, onlara güvendi. Zamanla bu gezen insanlar her gördükleri Türke, Başbuğlarının kim olduğunu sormaya başladı. Türkler bu soruyu oldukça garip bulunca Ülgen Hanın hizmetkârları, kasıtlarının, kanlarını kimin kazanına akıttıkları olduğunu söyledi. Böylece Türkün arasında, ‘kim kanını kimin kazanına akıtmışsa onun başbuğu odur’ şeklinde bir kanının yayılmasına sebep oldular.

Başlangıçta basit görülen bu fitne, zamanla tehlikeleşmeye başladı. Zira Türkler tüm saflıklarıyla aralarında kendi başbuğlarının ne kadar iyi olduğunu anlatıyor ve her geçen gün bu anlattıklarına o kadar inanıyorlardı. Zamanla yolları kesişen boylar, birbirlerine kendi başbuğlarını övmeye başladı. Bu övmeler zamanla diğerlerininkileri aşağılamaya ve kendilerininkinden daha küçük görmeye dönüşünce boyların arası bozuldu. Nartlar bunun haberini alınca bu sorunu çözmek için davrandı. Kavgalar duruldu ama fitne bir kere kalplerde yerini etmişti. Geçen zaman boyları birbirinden uzaklaştırmıştı. Her an kopacak bir kavgadan onları uzak tutan tek şey, Kutlu bildikleri Nart idi. Yaşayan nesiller eskiyip yerlerine yenileri doğdukça bu uzaklık keskinleşti ve boylar arası rekabet kızışarak arttı.

Ülgen Han bütün bunların şekillenmesinin ardından tasarladığı son hamlesini de yaptı ve Türk topraklarının batısında yaşayan vahşi Ketketleri Türk’e düşman etti. Normalde Ket kabileleri, Türkler için kolay av olsa da içlerinden çıkan ve kendini Hakan olarak adlandıran güçlü bir savaşçı, diğer Ket kabilelerini de kendisine katarak ilk defa Ketketleri askeri bir güç haline getirdi. Bu savaşçı, Ülgen Hanın salıkıyla da Türkün gücünün kaynağı olan birlikteliklerini bozmak istedi; bunun için en iyi yolun da Nartı yok etmek olduğunu biliyordu.

Bunun üzerine Ketket Hakanı en büyük bilginlerini topladı ve Nartın sonunu getirmeleri için bir tuzak kurmalarını emretti. Ketketin bilginleri uzun süre düşündüler ve sonunda içlerinden birisinin teklifiyle en iyi çözüm olarak zehiri bildiler. Bu bilginler tüm yeteneklerini birleştirerek Nartlara bulaşması için bir hastalık yetiştirdi ve bu dehşetli hastalığı şişmanca bir koyuna bulaştırdı. Bu koyunu da alıp büyükçe bir sürüye katarak Narta barış hediyesi diye götürdüler.

Bozkurt Han Ketketlerin bu hediyelerini görünce düşmandan gelen hediyeye güvenilmez diye olmazlansa da diğer Hanlar onu durdurdu ve barış hediyesini reddetmenin ar olduğunu hatırlattı. Bunun üzerine Bozkurt Han söylenenleri kabul etti ve hediyenin gelmesini beklemeye başladı. Bozkurt Han buğlar arasında en kahraman, en savaşçı olanıydı. Heyecanla hareket eder düşmanı ezmek için hiç sakınmaz; karşısındakinin zayıf yönünü hızla tespit ederdi.

Koyun sürüsü Nartlara gelince Buğlar hediyeyi kabul edip Ketket elçilerini aceleyle geri gönderdiler. Hemen ardından Su Han hayvanların başına gitti ve her birinin oklanmasını; cesetlerinin yakılmasını, küllerinin de denize saçılmasını emretti. Su Han tıpkı kardeşi Ateş Han gibi ileri görüşlüydü. Ancak kardeşinin aksine hareketlerini yumuşakça ve zamanla eyleme koyardı.

Nartlardan biri bir dikkatsizlik etti, derisi vücuduna oldukça bol gelen zayıflıktan kurumuş bir hayvanı taşırken bir parça kanı koluna damlattı, koyunun hastalığı ona bulaştı. Zamanla hastalık yayıldı ve tüm Nartlar ölüm döşeğinde kıvranmaya başladı. Buğlar, Kutlu Dağın zirvesinde yaşadıklarından hastalık en geç onlara vardı. Bu yüzden dağın zirvesinden bakarak en son Nartın da ölmesini çaresizce izlediler. Kendilerinin de eninde sonunda öleceğini anlayan buğlar, Türk boylarının akıbetinin onların arkasından nasıl olacağı üzerine kara kara düşünmeye başladılar. Bunun üzerine Ay Han, diğer buğlara Türklerin kanlarını döktükleri kazanları getirmelerini söyledi. Ay Han, aralarında Ulu Han ve onunla konuşma yolları hakkında en bilgili olandı. Buğ olmadan önce de Türkün kamları şamanları ile gezer, Ulu Hanı memnun etmenin yollarını boylara anlatırdı.

 

“Kazanlar doldurulurken.” dedi Ay Han. “İnsanlar güvenlerini ve umutlarını yedinize birden bağladığı için isimsiz kan akıttılar. Bu yakarış kimseye yönlendirilmemiş hiçbir şey istenilmemiş olsa bile Ulu Hanın dikkatini çekti ve iki yeni kut ihsan etmesini sağladı. Bu yüzden bu duanın gücü asla kullanılmamış olarak kaldı.” Nart Buğlarının her birisi ölüm döşeğinde acı çekseler de Türkün kurtulması için anlatılanları dinlemeye zorladılar kendilerini. Eğer diye devam etti Ay Han. “Duaya kendi kanlarımızı akıtarak küllenmiş ateşi canlandırırsak ve dualarımızı Ulu Hanın adıyla isimlendirirsek bizi duyacak ve Türke merhamet edecektir.”

Bunun üzerine Nartlar son güçlerini de harcayarak ellerini kesti ve kazanlara birer damla kanlarını akıttı. Ağızlarına kadar dolmuş kazanlar bu son damla kanlar ile birlikte aynı anda taşınca Ulu Han vücudu ile Kutlu Dağa iniverdi. Dağın temelleri Ulu Hanı taşımak için var gücüyle titrerken Ulu Han buğlara baktı ve onların kalbindeki isteği gördü. Bu yüzden onlara Kut verdi ve her birisini sonsuza kadar Türke hizmet etsin diye kendi yanına çekti.

Ulu Han her bir Buğu gözlerine baktığı anda tanımıştı. Bu yüzden Bozkurt Hanı kanatlı bir ata çevirdi. Adına Tulpar dedi. Zor durumda kalmış Türk kahramanlarını kurtarsın diye ona güç ve görüş verdi.

Ay Hanı ruhları taşıyabilen bir kuşa çevirdi. Adına Markut dedi. “Şamanların ruhlarını göklere taşısın ki Türklere doğru rehberlik etsin.” Dedi.

Yıldız Han ve Ağaç Han kardeşleri iki ayrı kuş etti. “Biri Türkün sabrını diğeri şiddetini temsil etsin de Türklerin devletlerini cihana hakimiyetlerini koruyup kollasın.” dedi. Ama Yıldız Han ve Ağaç Han kardeşler kartal şeklini alır almaz Türkü koruyacaklarına dair sevinçleri ile dans ederken birbirlerine mezc oldular. Ulu Han da onları öyle bildi. Onlara Semruk dedi.

Ateş ve Su Hanı ise iki koca ejdere çevirdi. Adlarına Abra ve Yutpa dedi. Ateş ve Su Han, Gök Hanlarının arasına karıştı. Türkleri Ülgen Hanın haset yüklü oyunlarından korumak için zekalarını kullanarak Gök Hanlarını Türklerin tarafında tutmaya çalıştı. Her şeyi en baştan beri sessizce takip eden Erlik Han, evinde Abra ve Yutpaya yer teklif etti. Onlar da kabul ederek yeraltında yaşamaya başladılar.

Son olarak da Işık Hanı koca bir kuşa çevirdi. Adına Huma dedi. Her şeyi gören gözlerini, daha iyi kullanması için aydınlık olan her yeri görebilme gücü verdi. Böylece Işık Han Türk’e rehberlik edebilecek, gözü karardığı zaman ona çıkış yollarını gösterebilecekti.

Ancak Ketketlerin zehri Buğların kanına bulaştığından Ulu Hanın verdiği yeni güçler Buğların kanlarının, Türklerinki ile tam olarak karışmasını engelledi ve bu yüzden sadece davet edildiklerinde yardım eli uzatabilir oldular. Ve orada Ulu Han, Buğlara bir vaatte bulundu. “Eğer.” dedi. “İleride yedinizi birden tek seferde çağırabilecek bir Türk çıkarsa, kanın hastalığını kaldırır ve lanetinizi çözerim. Böylece Türkü açık açık kollar, onlara karanlıklarda yol gösterebilirsiniz.”

 

Ulu Han, Buğları göklere saldıktan sonra yeryüzünü terk ederek evine döndü. Arkasında ise yassılaşmış bir dağ ve gözü yaşlı yedi Türk boyu bıraktı. Ülgen Han’ın tuzakları işe yaradı. Türk parçalandı ve güç kaybetti ama savaş henüz bitmemişti. Türk milletinin onları göklerden koruyup kollayan yedi buğu vardı…

 

Yorum Yaz

& Yorum

  1. Alparslan Aydın 13 Ağustos 2016
    • HayalGezer 13 Ağustos 2016

Yorum Yap