Martian Film İncelemesi

 

Sizi bilmem ama benim en büyük çocukluk korkularımdan biri herkesin gidip beni markette yalnız, bir başıma bırakmalarıydı. Güvenliği anne-babanın yanında biliyordum diğer her çocuk gibi. Marslının hikayesi de yaklaşık olarak böyle. Kahramanımız Mark, (Matt Damon) bir kaza sonucunda öldü sanılarak Marstan alelacele kaçan ekibi tarafından arkada bırakılıyor. Ancak kahramanımız ölmemiş. Gözlerini açtığında kocaman, kıpkırmızı bir gezegende yapayalnız ve ölümle yüzyüze yemek yemekte.

Film, Andy Weirin aynı isimli kitabından uyarlama. Dünya genelinde çok büyük başarı elde eden kitap İthaki tarafından filmin çıkacağının duyurulması ile birlikte türkçeye de çevrildi. Hoş bir İthaki yetkilisi, yayının filmle alakası olmadığını, kitabın listelerinde olduğunu filmin sadece biraz öne çekmiş olabileceğini yazmıştı ama bunun konumuzla bir alakası yok. Kısacası devam okumaları için kitaba göz atabilirsiniz.

Filmin konusuna kısa bir girişten sonra yerlere vurmaya başlayabilirim herhalde. 8.5 IMDB puanını gördükten sonra ağzımdan sular aka aka gittiysem de dağlar kadar büyük bir hezimeti kucağıma alıp geri döndüm evime. (Tabi hemen dönmece yok, 1 saat kadar otoparkta arabayı aradık ama o sizin konunuz değil.)

Film, kitabın her yerini vermek için mi uğraşmış bilmiyorum ama olaylar, detaylar, maceralar, başarımlar, hezimetler o kadar üst üste, hızlı bir  şekilde verildi ki Ridley Scott kitabı okumuş sonra da gelip ağzıma kusmuş gibi hissetmedim desem yalan olur. Ne karakterin başarılarıyla duygusal bir bağ kurabildik ne kayıplarında moralimizi bozabildik. Ayrıca Mark’ın asla bozulmayan morali hiç travmaya strese girmeyen mizacından olsa gerek karakterle yine hiç empati kuramadık. Adam birkaç yıl tatil yapmış gibi geldi film bittiğinde.

Ben Mark’ın başına geleceklere üzülemedikten sonra ha Marsta kalmış ha babannesigile gitmiş ne farkeder.

Hikaye boyunca herkesin “aa aklıma bir şey geldi” nidasıyla odayı terketmeleri sonra da cevap en baştan beri en basitiymiş ifadeleri ile krizi çözmeleri sorunların büyüklüğünü de cabası olarak alınan zevki yerlerin dibine çökertti.

 

Birbirinden içi boş karakterlerle, anlatılmayan hikayelerle özellikle her ırktan numuneler seçerek -biz ırkçı değiliz bakın hep beraber yaşıyoz mutlu mutlu-  altmetinini verme çabaları ile olayları bir türlü ciddiye alamadım. Hikayenin aslında bir film olduğunu asla unutup içeriye bir türlü dalamadım. Ayrıca film boyunca verilen insanlık mesajı da o kadar oturmamışdı ki Armageddondan çakma, olayları izleyen kalabalık sahneleri olmasa anlamayacaktık öyle bir mesajın varolduğunu.

 

Espri araları kendi başlarına çok güzeldi ama filme ara vermektense filmin neredeyse karakterini belirlediklerinden katacakları artıyı tamamıyla gözümde eksiye çevirdiler. (Sean Bean’in “because it is a secret meeting” sahnesinde 15 saniye kahkaha attığım doğrudur.)

Filmi izleyip izlememek size kalmış elbette. Ama bu aralar özellikle cep yakan sinema fiyatlarına değecek bir film değil karşınızdaki.

Benim Puanım; 6.9

Filmden sonra yorumlarımı kafamda oturtan Yusuflara özel teşekkürlerimle. Onların da birkaç yorumunu iç etmedim desem yalan olur.

Yorum Yaz

Yorum Yap