Kızıl İbik

Bir şeyler olacak. Gökler yeniliğe gebe. Şiir okuyan bir romantik kadar usul nehir, durgunluğunu terk edecek ve tüm gerçeklik bu değişiklikle dalgalanıp bulanık bir akarsuya dönecek gibi bir his var içimde. Yolculuktan hemen önce hissedilen o duramamazlık, o gerginlik var hallerimde. Bir şey olacak, bir şeyler olacak sanki. Gün değişecek, dün bitecek de bugün başlıyacakmış gibi bir koku geziyor havada. Nihayet, dünden kalmış günlerden sıkılmıştım zaten.

Pencereden dışarıya bakıp da dünü hatırlayan o adam değilim bugün. Yeni bir gün bu. Durmamak gerekir koşmak, gitmek uzaklara… Küçük bir çocuk zıplıyor içimde yaramazca.

Ev bomboş. Öyle severim ben evi. Gelmemi bekleyen bir kadın gibidir. Sadece o, bir de ben. Hiçbir kadını, beni beklemesi için zorlayamazdım. Gökler ağlardı bu zulme. Sadece gülümseyerek oturan bir adamla yaşamaya zorlayamazdım kimseyi. Birlikte yaşanılacak adam mıyım ki sanki ben. Beklemesinler zaten, durmasınlar, sevmesinler. Beni evim bekler. Sabırla, inatla.

Dün bir hayalet gördüm, güllaç hamuru kadar saydam. Baş ağrım için hangi ilacı almam gerektiğini anlatıyordu. Dediğine göre doktoru ölmeden önce tavsiye etmiş ona. Mucize ilaç diyordu. Üzerinde markalar yazan şeyler almadığımı anlatamadım bir türlü. Reklam yapmaya programlanmış bir robot gibiydi. Anlamlandıramadığı cümleleri, repliklerini rastgele tekrar ederek cevapliyordu. İnsanlarla konuştuğum günler geldi aklıma. Kovdum onu gitsin diye. Gitti.

Gece yağmur yağarken tavan akar belki diye umdum, akmadı. Yanlış anlaşılmasın kendime meşgale çıkarmak için ummadım bunu. Ne bileyim aksaydı ama keşke.

Köylülerin horozları gene öttü bu sabah. Son bir kaç yıldır horozlar öttüğü için mi sabah oluyordu yoksa sabah olduğu için mi horozlar ötüyordu şaşırdım. Yavaş yavaş gelmek istediğim seviyeye geliyor olsam gerek. Kabullerin, ezberlerin dışında ki aptallık konumuna bir basamak daha yaklaştım belki de.

Horozların olayını test etmek için muhtardan bir tane horoz istemiştim. “Kaç tavuk” diye sordu. Şaşırdım, tavuk istememiştim ki.

“Sadece bir horoz yeter” dedim bir perde daha yüksek sesle. Adamcağız yanlış duymuş olsa gerekti beni. Neyse, bazen yaşlıların kulağı ağır işitir. Bozuntuya vermemek lazım. Bir garip baktı bana. “Pekey” dedi dönüp arkasını gitti. Eskiden ne de çok soru sorardı bu adam. Yaşlandıkça duruldu şükürler olsun.

Bugün geldi horozum. Yan köydenmiş, o da aynı benim gibiymiş. Dur bakalım ne demişti, heh; “dışarlıklı.” Biraz pahalıya sattı, biz ‘dışarlıklıların’ piyasa değeri düşüktür genelde. Ama yine de onu mutlu etmek için aptal ayağına yattım. Ödemeyi yaparken de ısrarla teşekkür ettim, belki gözlerinde mutluluk parıltısı görürüm diye. Hiç bir şey olmadı. Alışmışsa demek ki. Ne kötü.

Bu sabah beni kendi horozum uyandıracaktı. Ne güzel artık diğer köylülerin sırtına yük olmayacak, kendi horozumu kendim kuracaktım. Sessiz ve mutlu bir adam olarak yattım o gece. Dün de böyle yatmıştım. Ne güzel.

Sabaha karşı, özel bir an vardır. Bazen sırf o anı tecrübe etmek için sabahlarım. Gece büyük bir orkestra gibidir dağlarda. Gece boyunca envai çeşit hayvan, hışırdar tıkırdar ve bir de pıtırdar. Sessiz olursanız yeterince, duyabilirsiniz bu orkestrayı. Gece karanlığında yankılanan her ses parçasıdır bunun, komşuya havlayan köpek de, ilerki evde, gürleyen gökler gibi horlayan muhtarda. İşte bu gecelerde sabah olmadan önce bir an vardır. Hani şu çok anlatılan gündüz olmadan önceki en karanlık an. Heh işte o anda, aleme bir sessizlik çöker. Çıt çıkmaz kimseciklerden, ölümcül bir sessizlik kaplar cihanı. Bütün canlılar gerilir o saatte. Zira sahne artık Gün Hanımındır ve Ay Hanım kıskanç mı kıskançtır. Bizim köylüler o ana çok değer verir, horlayan muhtarı çevirir hanımı, sesi kesilsin diye, komşuya havlayan köpek sopayla korkutulur, kıtırdayan, pıtırdayan böcekler ise kendi kendilerine susarlar. Zaten onlara kimsenin gücü yetmez.

Neyse işte, bu sessizlik anından sonra koca bir kreşendo verilmiş gibi gün doğar ve müzik büyük bir heyecanla tekrardan başlar. Bu gece sabahlamadım, yattım sessizce. Uyku da başka bir müzik gibidir tıpkı gün gibi. İşte parçanın sonunda, kompozisyon kapanmaya hazırlanırken büyük bir horoz çığlığı ile kesildi gecem. Kızıl ibikli horozum kendini parçalamak istercesine bağırıyordu. Hızla kalktım yataktan ve güne başladım. Sonuçta o benim horozumdu ve o öttüğünde kalkmaksa benim sorumluluğum.

Sabah erken saatlerde çalışırken tarlada, ya da öğle vakti okurken odamda, hiç takılmadı aklıma. Zaten en değerli zamanlarımdır onlar iyiki de takılmadı. Ama öğleden sonra oldu mu merak ettim. Acaba horozum rahatsız mı diye. Gidip kontrol ettiğimde durum tam tersi gibiydi. Zeka fışkırıyordu hayvanın gözlerinden. O iki kızıl topu bana dikip bakıyor ve meydan okuyordu. “Evet öttüm nolmuş” diyordu. Bir hikmeti olsa gerekti kendinden bu kadar emin olduğuna göre. Devam ettim gözlerine bakmaya. “Eyvallah” dedim halimle. “Aptal bir hayvan değilsin. Ama neden erken ötüyorsun.”

O kızıl gözlerini bana dikti bir süre “Evet değilim” dedi. Sustu. Başka hiç bir kelime yoktu ağzından çıkan. “Eeee” dedim ısrarla. “Anlatmayacakmısın.” O sustukça ben de sustum. Ben baktıkça o da baktı. Bir bildiği bir hikmeti olsa gerekti bu erken ötüşün. “Neden” dedim defalarca. Sanki cevabı biliyormuşum gibi baktı bana. Saatler geçerken bir kahramanın halini sezdim tavırlarında. Meydan okuma halide bundan geliyor olsa gerekti. Elbette ya! Bu hayvan başka hiçbir horozun bugüne kadar yapmaya cesaret dahi edemediği bir şeyler yapıyor olsa gerekti.

Akşam yatakta uzanırken soru dönmeye devam etti kafamda. Ders 1- Hikmet aranıyorsa eylemin oluştuğu koşulların da incele. İşte o anda ölümcül sessizlik anını hatırladım. Her gün o saatlerde Kıskanç Ay Hanımla, Dirayetli Gün Hanım karşı karşıya gelip zamanın hakimiyeti için savaşıyor olmalıydılar. O yüzden susuyordu bütün mahlukat. Susuyor ve kulak veriyordu savaşın sonu ne olacak diye. Bütün iyi niyetli canlılar belki de umuyordu sessizce “Haydi Gün Hanım. Haydi Gün Hanım.” diye tezahürat ediyorlardı içlerinden. Ve benim horozum da tam o sessizlik anında ötüyordu. Elbette ya. Benim horozum Gün Hanımın cesur bir askeri, bir fedaisiydi. Diğer aşağılık yeryüzü yaratıkları gibi sessiz kalıp içinden tezahürat etmiyor, savaşın en şiddetli olduğu anda dikiliyor ve tüm azametiyle haykırıyordu. Sessizliğe, geceye meydan okuyor, Ay Hanımla az da olsa olduğunca gücüyle kavga ediyordu.

Mutlu oldum o gece. Horozum doğru olanı yapıyordu. Herkesin sessiz kaldığın anda, tarafını belli ediyor ve karanlığa karşı hakikatin tarafında olduğunu haykırıyordu. Diğerleri gibi galibi bekleyip o kazandıktan sonra onunla birlikte kutlamalara başlamıyordu. Ne kadar da aşağıydılar ve ne kadar da yüksekti.

O gece gene öttü Horozum. Gülümseyerek dinledim yattığım yerden. Gün Hanım yalnız değildi artık. Onun yanında Horozum Kızıl İbik vardı. Artık onu böyle çağırıyordum. Bir kahramanın adı olmalıydı. Afili, yakışıklı bir adı…

Horozumun kahramanlık çığlıklarını dinlerken araya başka seslerin karıştığını farkettim. Bağıran, çağıran sesler. Sevinçle çıktım dışarıya. Köylünün aklı başına gelmiş olmalıydı. Horozumun kahramanlığını onlar da anlamış, bu savaşında ona destek olmak için toplanmışlardı. Sevinçle fırladım dışarıya, onlara katılmak beraber haykırmak ümidi ile üzerimdeki gecelik elbiselere bakmak kendime çeki düzen vermek aklıma dahi gelmemişti. Artık yeni bir çağ başlıyordu sonuçta, bunlar düşünülecek şeyler miydi?

İlk muhtarı gördüm, ardından bakkalı, hemen köşede ekmek aldığım teyzeyi. Hepsi buradaydı. Her bir teki gelmiş ve karanlığın kaçışını, aydınlığın galibiyetini sağlamak için savaşmaya hazırlardı. Kollarım açık bir şekilde karşıladım onları. Hoş karşılandıklarını bilsinler istemiştim. Ama çok geçmeden yüzlere dolmuş kızgınlıkları, yanaklardan taşan, dudaklardan köpüren öfkeyi gördüm. Muhtar küplere binmiş bana bağırıp çağırıyordu tükürükler saçarak. “Ne oldu ey insanlar” dedim. “Ne oldu savaşmaktan bu kadar mı korkar oldunuz.”

“İki gündür uyku uyuyamadık be” dedi Muhtar sertçe. “Senden çektiğimiz yetmedi bir de horozun mu çıktı başımıza” dedi ekmekçi teyze. Ne kadar kızarsa kızsın sevimliliğini yitiremiyordu o kadın.

O anda sözlerini dinlerken gözlerinin başka cümleler haykırdığını farkettim. Dillerine tıkayıp kulaklarımı, gözlerinin içine baktım. “Korkuyoruz” diye haykırıyorlardı. “Ya Ay Hanım savaşta taraf aldığımızı görüp de kızarsa bize. Ya gazabını salarsa üzerimize.”

“Korkmayın.” diye bağırdım. Hafif bir gülümseme ve ümitvar bir tonla. “Bu savaş çıkarlarımıza zarar verse de hakikatin savaşıdır. Korkmayın ve bu saatte çıkın bağırın sizde horozum gibi, hakikat galip gelene dek haykırın göklere.” Bir anlık sessizlik çöktü üzerlerine. “Utandık” diyordu gözleri. “Korktuk ama haklısın” diyordu bir diğerininki. “Deli midir nedir be” diye bağırdı bakkalın dili. “Ne anlatıyorsun hemşehrim. Bu horozu ya sen susturursun. Ya da biz.” Cebinden bir bıçak çıkardı. Bakkala oldum olası hiç güvenmezdim zaten. Köyde bir tek o, kendi yapmadığı şeyi satardı, ne olduğunu kimsenin bilmediği, ambalajlardaki küçük yazılarda saklardı kendisini. Belki de gecenin tarafını tutuyordu içten içe. Korkak ve zalim bir hal içerisindeydi belki de. Bilmiyordum ama bıçak, gerçek bir tehditti.

“Kimselere vermem horozumu” dedim. Hak galip olana dek haykıracağız beraber. Köylülerin gözü dönmüştü. Bakkalın bıçağı ile yürümeye başlamasından cesaret bulunca hepsi geldi.

Tutamadım onları, durduramadım. Kestiler horozumu. Kanını toprağıma akıttılar. Domateslerim erken kızardı. Horozumun kanlı cesedıne sarılıp ağladım o gün. Kaybettiklerimize, korkunun cesarete galip gelmesine ağıt yaktım. Gün Hanımın tekrar yalnız kalmasına ağladım.

Gün Hanım küsmüş olsa gerek ki köylülere bir daha doğmadı köyüme. Bense yine düştüm yollara. Yine yalnız, yine kimsesiz.

Yorum Yaz

Yorum Yap