Gergedan

“Bu soluduğun atalarının ruhları” dedi, oralarda bir yerde görünmeyen bir dinleyici varmışçasına bir edayla. Sesinin derinliklerinde bir yerde, törensel bir ezberin yankıları yayılıyordu. “Bu bastığın atalarının kemikleri” sözünün bu kısmında saygın bir halle kocamış gergedanın sırtından indi ve çantasından çıkardığı koca kaseyi yerdeki çamura daldırdı. Çamur, normal bir toprak yığını gibi yarılmaktansa aşırı ıslanmış bir süngerin ağırlığıyla yapısal bütünlüğünü bozmadan esnedi ve gözeneklerinden gece mavisi bir sıvı akıverdi kaseye. Hayvan, ağır dil hamleleriyle mavi sıvıyı içerken “bu içtiğin atalarının kanı” diye fısıldadı binici hüzünlü bir tonla. “Var git ki, yerini dolduracak olan gelsin” dedi, vücudundan metanet okunur bir halle. Gergedan olacakları bilmez meraklı bir ifade ile baktı biniciye ve bir anda derisi pul etleri lime ve kanı buhar olup döküldü ve havadaki sisle bir olmaya başladı. Koca hayvanın kemikleriyse kuma dönüşmeye ve yere dökülmeye başladı. Bir kocayı daha vadide öldürebilmişlerdi. Bir nesil daha açlık korkuları olmaz bir şekilde yaşayabilecekti.

Çok geçmeden çamur yarıldı ve içinden yavru bir gergedan çıktı, adeta neşeli bir çocuk edasıyla. “Bak” dedi binici “bu soluduğun atalarının ruhları”, yeri gösterdi usulca “bu bastığın atalarının kemikleri…”

Yorum Yaz

Yorum Yap