Fırtına (Öykü)

“Zayıfsın” dedim. “Acınası, koca bir zayıflık abidesisin” Elindeki kitapla, beyaz tebeşiri olduğu gibi bırakarak, benimle yüzleşmek için tam bir tur attı. Düşmanını korkutmak için kabaran bir kaplan  edasıyla bakıyordu yüzüme. Boyun kasları şişmiş, burnu hafiften kalkmış, gözleri etimi delip geçmek, her yeri kana boğmak istercesine gözlerime dikilmişti.

“Ve neden, biliyor musun?” diye devam ettim hiç duraklamadan, zira böyle bir konuşmada karşınızdakinin harekete geçmesine fırsat veremezdiniz. Hızlı davranmalıydınız, yavaş olanlar ya av olur ya da avsız kalırlar. “Neden” diye sormasını beklemedim çünkü bu koduğumun hazır senaryolarından biri değildi. Kimse “Neden” diye sormazdı gerçek hayatta. Kekremsi, ağızda kalan acı tadıyla bildiğimiz günlük hayattı bu. Ne fazla ne eksik. En azından onun için öyleydi.

“Zayıfsın, çünkü güçlüsün” Ufacık bir anlığına alaysı bir gülümseme yerleştirdim suratıma. Sadece onun görüp, anlamlandırabileceği minik bir itaatsizlik parçacığı. Sinirlensin istiyordum, dengesini kaybetsin, koca bir deniz gibi köpürsün, çağlayan bir şelale gibi gürüldesin istiyordum. İşte o zaman yok edebilecektim onu.  Sözlerimi anlamlandırıp, saçmaladığımı farketmesine, tepki vermesine fırsat veremezdim. Devam ettim kaldığım yerden;

“Kıskanç bir tanrı gibi sarılmışsın o güç denilen hayale” Hayal kelimesini üzerine bastırarak koca bir alay konusuymuşcasına söylemiştim. Artık sinirlendirme aşaması tamamlanmış, yeterince kızmıştı. Şimdi dediklerimi anladığını sansın istiyordum. Çünkü sinirliyken, gerçekten sinirliyken duyduklarınıza inanırdınız. Aklınız doğru veya yanlış eleğini kullanabilecek durumda olmadığından gelen her uyarıyı olduğu gibi kabul ederdi.

“Ve sen bile, o gücünün gerçek olduğuna inanmıyorsun. Bununla da kalmıyor pembe hayalini kendine ispatlayabilmek için bizleri eziyorsun.” Sınıfın ortasında ayağa kalkmış, senatoya konuşan eski bir Romalıymışcasına bol tükürüklü bir nutuk atıyordum. Hiç bir şeyden korkum yoktu, tek bildiğim ondan güçlü olduğumdu. Kollarım hafifçe arkaya atılmış, göğsüm ileri çıkmıştı. Meydan okur ifadem sinirlerini daha da germek için verilmiş bir pozdu sadece. Her hareketim, her mimik ve sözüm daha öncesinden planlanmış ve ayna karşısında prova edilmişti. Savaşa doğaçlama gidilmez. Eski Romada ilk bu öğretiliyodur bence.

“Uçurumun kenarındaki zayıf bir köke sarılmış, umutsuz bir dağcı gibisin” Artık öyleydi, buna inanıyordu ve o uçurumun kenarından düşmek istemiyordu. Gücüne sahip olmak, onu korumak istiyordu. Uçurumun kenarındaki dala sıkınca tutunmak istiyordu. Dağı görememesi, uçurumun varlığı ile ilgili zerre miskal bir şüphe uyandırmıyordu kızışmış aklında. Yıllarca böyle şeylerin mümkün olduğu söylenilerek yetiştirilmişti televizyon tarafından. Herkes bir dağın sonundaki bir uçuruma düşebilir ve o uçurumlarda her zaman tutunacak bir dal bulabilirdi. Ve şimdi, bu acizlik anında, tüm bu hayalleri süsleyip süsleyip suratına fırlattıkça daha da bir inanıyordu konumuna. Artık hikaye benden çıkmıştı. Uçurumun derinliğini o belirliyordu, dalın inceliğini o hayal ediyordu. Geçmiş hatıraları bu hikayeye uyacak şekilde bükülüyor ve kaybetmek üzere olduğu hissine daha da fazla kaptırıyordu kendisini.

“Ve şimdi o dalı kesece’m. Çünkü yaşamayı haketmiyorsun.” Tüm vücudunda, terden bile hızlı salgılanan adrenalin, söylediğim her şeye inanmasını kolaylaştırmıştı. Artık o gerçekten de yarın kenarında, incecik bir dalın ucunda umutsuzca sallanıyordu. Uçurumdan düşen adam imgelemini bilinçli bir şekilde oluşturmuştum. Zira o adamlar her zaman bir Deus Ex  Machina tarafından kurtarılırlardı. Yokluktan gelen güçlü bir yardım eli. Mehmet Hocada buna inansın istiyordum. Kurtulabileceğine, savaşmasında hala bir anlam olduğuna…

Sözlere son vermenin zamanı gelmişti. Hayali en derin şekilde oluşturmuş, iyice içselleştirtmiştim. Artık tek gereken, patlamayı gerçekleştirecek ilk kıvılcım parcacığıydı.

Uçurumdan gerçekten de düşeceğine inanan ilkel insan beyni, aramızdaki sıraları ve sınıf arkadaşlarımı yok etmişti. Zira artık sınıfın içinde küçük düşürülmek değildi korkusu. Şu an o acınası beyin için, ona acı vermiş ve verecek her şey bendim. Kötülüğün vücut bulmuş haliydim. Bütün zayıflıklarıydım, bütün hayalleriydim. Ki bu da beni Mehmet Hocanın dünyasında oldukça güçlü biri haline getiriyordu.

Mehmet Hocanın gözlerinde vahşi bir kurdun nefret dolu parıldaması vardı. Patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Derin derin soluyor, koca göğsü bir demirci körüğüymüşcesine inip inip kalkıyordu. Omuzları sinirle titriyor, suratı kontrolsüzce seyiriyor, gözlerinde deli bir adamın kontrolsüzlüğü geziniyordu. Kafasını, kavgaya hazır bir koç gibi hafifçe eğmiş, kollarını açmış, parmaklarını aralamıştı. İnsanoğlunun en ilkel savaş pozisyonuna sokmuştu onu beyni. Savunmayı umursamayan dehşetli bir avcı gibi hissetmesini istiyordu ondan. Zira düşman çok büyüktü.

Görseydiniz onu öyle, korkardınız. Kocaman bir adamdır Mehmet Hoca. Bir seksen boyu yüzyirmi kilo ağırlıyla yarım bir dağ gibidir. Ve o koca adam, damarlarından akan her kan parçacığıyla, suratında yeşeren her ter damlacığıyla nefret saçıyordu. Sizi bilirim ama ben korkmadım. Burası benim mekanımdı. Henüz bilmiyordu veya asla bilme seviyesine yükseltemeyeceği bir korku dalıydı bu bilgi. Ama kesin olan şuydu ki burada güçlü olan bendim.

Sessizce, bir şeyler fısıldar gibi oynattım dudaklarımı. Alaycı bir ifade yüklemiştim suratıma. Ne dediğimi düşünmemiştim bile, anlamsız bir hareket  bütünüydü benimkisi. Ama Mehmet Hoca o küçük hayal gücüyle, olabilecek en korkunç sözleri, hakaretleri hayal etti. Bana karşı olan nefreti doruk noktasına vardı o anda. Bir yaban domuzu edasıyla üzerime koşmaya başladı. Derinlerden gelen bir böğürme eşliğinde üzerime geliyor ve beni tek bir hamlede yok etmeyi, atomlarıma parçalamayı ve bütün düşmanlarından bir savaşla kurtulmayı planlıyordu. Yeterince yaklaştığında çekiliverdim önünden. Hızını alamadı ve devam etti duvara doğru…

***

Artık sınıfta değildik, bir dağın tepesinde, ince bir düzlükteydik ve Mehmet Hoca uçurumdan aşağıya düşmüş, incecik bir köke sarılmıştı vargücüyle. Vücudunda depolanan adrenalin, savaşma içgüdüsünü pompalamıyordu artık. Tek istediği kurtulmaktı o anda. Hayatta kalmak. En ilkel insan dürtüsü.

Elimde o anda beliren bıçakla, incecik kök parçasına doğru uzanırken yalvaran gözleri benimkileri buldu. Birşeyler söylemeye çalışıyordu belli ki. Zorladı kendini, suratında beliren damarlar gösterdiği gayretin açık bir göstergesiydi. Fakat incecik bir ses bile çıkmadı boğazından. O çırpınırken ben köke doğru uzanmaya devam ediyordum. Koca bir balon balığını andıran boğazından hafif bir hırıltı yükselirken, bıçağımın ucu da köke ulaşmıştı. Bir anda kopuverdi Mehmet Hocanın son tutanağı. Uçurumun hadsiz derinliğine, kendi korkularının mutlak karanlığına doğru düşerken, geriye kalan tek şey dağı ve gökleri inim inim inleten çığlığıydı . Koca bir umutsuzluk çığlığı…

Hemen sonra ben de uyandım uykudan. Çığlık atarsa duymak istiyordum. Dışarıda fırtınalar kopuyordu. Benim evimin önünde yağan yağmur, onun evinin önünde de yağıyordu. Benim evimin tepesinde çakan şimşek, onun evinin tepesinde de çakıyordu. Ve en ilkel dürtülerimiz bağlıyordu bizi birbirimize. Tür olarak, bir zamanlar Mızrak dişli kaplana karşı hissettiğimiz korku, gecenin bir yarısı soğuktan titreyerek nöbet bekleyen askerlerin ölüm korkusu, ellerindeki meşalelere sarılan çaresiz köylülerin kurt korkusu, kısacası  insanın doğaya karşı yönelmiş olan en kadim korkusuydu bizi birbirimize bağlayan. Hayatta kalmak…

Şirince kasabasının semasını acı bir çığlık yırtardı o gece eğer dışarıdaki fırtına bu kadar şiddetli olmasaydı. Ama Ahmed yatağında yatarken beklentiyle, Mehmet Hocanın korku dolu çığlığını gene de duydu. Artık tembelliğine bağıracak, yazısıyla alay edecek başka birisini bulurdu Memet Hoca.

Yoksa…

Yorum Yaz

Yorum Yap